Çok klişe ve çok tartışılan bir konu olmasına rağmen dünyada ve özellikle ülkemizde erkeklerdeki evlilik korkusunun sebebinin, kökeninin yeterince araştırılmadığı ve genellikle sadece arkadaş ortamlarında sözünün edildiğini kabul etmeliyiz. Oysaki sıradan bir isim tamlaması gibi gözükse de bu kalıp, içinde insanlığa dair çok önemli temelleri bulunduruyor. Bunun için öncelikle kelimeleri teker teker ele almakta fayda var.

 

Erkeklerdeki Evlilik Korkusu

Korku, her insanda az ya da çok, dürtü ya da fobi olarak mutlaka bulunan, temeli ölüme ve fiziksel bedenin yok oluş fikrine dayanan bir duygudur temelde. Psikanalizin kurucusu olan Sigmund Freud’un kurduğu sistemdeki en büyük yanlışı, şimdiki nerdeyse bütün psikolog ve psikiyatristlerin kabul ettiği gibi sisteminin temeline ölümü değil, cinselliği koymasıydı. Günümüz psikoterapi yöntemlerinin en yeni ve en işleyeni olan varoluşçu psikoterapinin kısa zamanda bu kadar kabul görmesinin sebebi de Freud’un yaptığı bu yanlışı düzeltmek olmuştur zaten. Kısacası ne korkusu olursa olsun, temelinde ölüm olduğunu aklımızdan çıkartmamakta fayda var. Bunun ilkçağdaki atalarımızın hayatta kalma dürtüsüyle genlerimize işlediğini unutmamak gerek.

Evlilik denince aklınıza ilk geleni söyleyin diye sokaktaki 100 kişiye sorsak verilecek cevapları az çok hepimiz tahmin edebiliriz sanırım. Çoğunluğu maddiyat tabanlı, düğün, alyans, tektaş, birçok kelime. Ama evliliğin de günümüzde gerçek anlamını ve kökenini araştıran, işin manevi dugusal yönünü gerçekten merak eden kişi sayısı gerçekten çok az. Bunun için de yine ilkçağlarda yaşayan atalarımızı ve hatta Adem-Havva ikilisini incelemek lazım.

O zamanlarda nikah memuru, gelinbaşı, yüz görümlüğü gibi kavramların çok uzağında yaşayan atalarımız için hayat aslında çok basit ve nispeten güzeldi; avlan ve saklan. Ev kirası, trafik stresi, doğalgaz faturası kabusu, patron dırdırı yok düşünsenize… Hoşlanılan kıza açılmak için tereddütte kalmak, “seviyorsan git konuş abi bence” diyen bir kanka yok. Herşey açık ve net. Kadın erkek arasında cinsel bir çekim oluştuysa artık onlar bir çiftler. Beden dilinin konuşma diline karşı bariz üstünlüğünün olduğu bu dönem aslında bir nevi insanı insan yapan özelliklerin zirve yaptığı dönem. İşin duygusal ve romantizm boyutunun olmadığı fikrine kapılabiliriz fakat bu da tıpkı korku gibi bilinçaltımızda varolduğumuzdan beri bulunan, bilinç düzeyinde gözlemlenmese de içimizdeki bir olgu.
Adem-Havva’yı düşünelim, Adem’in Havva’dan başka bir alternatifi var mıydı? “Ben esmer sevmiyorum tanrım sarışın yok mu acaba?” diyebilir miydi? Belki de demiştir bilemeyiz tabi ki ama bu başlangıcın bize verdiği ipucu kesinlikle hayatı birisiyle paylaşma zorunluluğumuzun olduğu ve bu kişinin de karşı cinsten olması gerekliliği.

Şöyle düşünelim; cinsiyet ayrımı olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu? Nasıl çoğalırdık? Hayatımız neye benzerdi? Enteresan bir ütopya gibi görünmesine rağmen eski mitlerde bunlarla ilgili birçok efsane bulunuyor. Bunlardan belki de en ilginci Yunan mitolojisinde geçiyor. Efsaneye göre insanlar ilk başta 4 kollu ve 4 bacaklı, birbirlerine yapışık birer çift olarak yaşayan varlıklardı. Dünyada huzur ve mutluluk vardı. Fakat zamanla insanlarda kibir başladı ve Zeus’u unuttular. Buna çok kızan Zeus ise bakanların gözlerini kör edecek parlaklıktaki kılıcıyla insanları cezalandırmak için hepsini ruhlarıyla birlikte ikiye böldü ve her bir yarıyı birbirlerinden uzak bir şekilde dünyaya dağıttı. Günümüzde ruh eşini arama olayı da işte Zeus’un bu lanetine dayanır.

Görüldüğü gibi sokaktaki 100 kişinin çoğunluğunun Zeus’tan haberi yok. Olsaydı cevapların içinde kılıç diyen de çıkardı…

Gelelim bu korkunun neden özellikle erkeklerde görüldüğüne. Yine sokaktaki 100 kişiye sorsak bu seferki cevapların maddi değil daha çok manevi boyutta olduğunu göreceğimiz aşikar. “Bağlanma sorunu yaşıyorum”, “Evlilik çok büyük sorumluluk”, “Karşıma istediğim gibi birisi çıkmadı”, “Kimseye güvenemiyorum”. Bir de tabi ki “evlenip balayına gideceğime…” diye başlayan özlü sözleri kullanan yurdum Casanova tipleri var ki onlar ayrı bir araştırma konusu. Ama yine de bu cevapların nerdeyse hepsinin temeli korku gibi bir diğer varoluşsal anksiyete olan sorumluluktan kaynaklanıyor.

Olayın başına dönersek önce Adem’in dünyaya geldiğine dair kimsenin bir itirazı olamaz sanırım. Bu da bizi diğer bir ipucuna götürüyor; sorumluluk erkeğe verilmiş. Dini metinlerde geçen kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması konularına girmeden net olarak kabul edilmesi gereken konu bu. Bunu ayrımcılık ya da üstünlük olarak değil, varoluşsal bir gerçek olarak görmemiz lazım. Bu sorumluluğu tamamen yüklenmek, ruh eşini bulup paylaşmak ya da erkekliğin onda dokuzunu hatırlayıp bundan kaçmaksa kişinin karakteriyle paralel olarak kendi tercihine kalmış.
Tüm bunların ışığında isterseniz Zeus’a küfredebilirsiniz, isterseniz evlilik vaadiyle kandıran erkeklere küfredebilirsiniz, isterseniz de oturup insanların, psikolojinin, sosyolojinin ve tarihin kökenlerini araştırabilirsiniz.

Kırmızı Hap Mavi Hap - matrix

Neo’nun da belirttiği gibi, sorun “seçim”…

Yorum Yapabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir